Tuna Özkurt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tuna Özkurt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ağustos 2014 Çarşamba

Paulo Coelho

Kişisel menkıbesinin peşinden koşan Endülüslü bir çoban... İspanya'dan Mısır'a kadar uzanan hazineyi arama serüveni... Masalsı ve mistik bir başyapıt. Şüphesiz okuduğum kitaplar arasında 'insanı satırların arasına gömen' nitelikte bir roman. Daima hayallerinin peşinden giden bir insan, yaşadığı zorluklar karşısında güçlü kalmayı insana aşılayan bir yapıt. Bir de aşk... Fatima aşkı... İspanya'dan kalkıp da kaderini Mısır'da bulmak... 

Dünyaca ünlü Brezilyalı yazar Paulo Coelho'nun üçüncü romanı olan Simyacı, bir romandan ötürü hayatın içindeki sorulara karşılık yanıtlar veren, yaşam ve ahlak dersi verici bir nitelik taşımaktadır. Bazı okurlar kitabın bu denli sevilmesinin ve okunmasının nedenleri arasında kitabın kılavuzluk niteliği taşımasını göstermektedirler. Bu kitabı doğum günümde arkadaşım Funda, doğum günü hediyesi olarak vermişti bana. İlk zamanlar okumak istemedim. Kitaplığımda bir müddet misafir olarak yer aldı. Daha sonra kitabın ilk satırlarını okumaya başladığımda kendimi, kitabın insanı büyüleyici bölümünde buldum. Son hatırladığım zaman ise kitabın son kelimelerini okuyordum.

Şüphesiz ki kitabı okuyan her insan kendi yaşamına dair soruların da cevabını arayacaktır elbette. Kendinden bir parça bulacaktır Endülüslü çobanın hayatında. Bazen okur, kendini çobanın yerine koyacaktır ve sanki romanın içinde yer alan bir karakter gibi hissedecektir kendini. Kendine okuduğu romanda bir yer bulmak isteyecektir. 

Kitabın içinde yer alan olaylar dizgisini yazmak istemiyorum. Çünkü bu, kitabı okumayanlar için spoiler nitelikte olacaktır. Sadece yüzeysel olarak kitabın ne nitelikte olduğu, hangi özellikleri barındırdığı, insanı ne derecede satırların arasına çeken bir büyüye sahip olduğunu belirtmek istedim. 

Çoğu zaman izlemediğimiz filmler, okumadığımız kitaplar üzerinde ön yargılarımız bulunur. Kitabın ilk satırlarını okumaya başladığınız zaman bu ön yargıların kağıttan bir kale gibi yıkıldığını göreceksiniz. Okunası, ders verici, hayata dair gerçeklerin, arzuların, isteklerin, hayallerin ne denli önemli olduğunu ispat eder nitelikte bu yapıtı okumanızı tavsiye ederim. Kesinlikle pişman olmayacaksınız. 

TÜBİTAK

TÜBİTAK'ın ilk kez 2012'de hazırladığı Girişimci ve Yenilikçi Üniversite Endeksi ile her yıl Türkiye'nin en girişimci ve yenilikçi üniversitesi belirlenmektedir. 

Girişimci ve Yenilikçi Üniversite Endeksi ile üniversiteler, bilimsel ve teknolojik araştırma yetkinliği, fikri mülkiyet havuzu, işbirliği ve etkileşim, girişimcilik ve yenilikçilik kültürü ile ekonomik katkı ve ticarileşme boyutları altında 23 göstergeye göre sıralandı. 23 göstergeden oluşan endeks kapsamında yaklaşık 900 bin hücrelik veri seti 6 aylık yoğun bir çalışma sonunda toplandı ve çeşitli kontrollere tabi tutularak değerlendirmeye alındı. Toplam 144 üniversite hesaplamaya dahil edildi.

Benim eğitim gördüğüm okul olan Anadolu Üniversitesi 13. sırada yer alıyor. Sıralamada Anadolu Üniversitesi'nden üstün olan sadece 5 devlet üniversitesi bulunmaktadır. Diğerleri özel üniversitelerden oluşmaktadır. Değerlendirme sadece devlet üniversitelerine göre yapılsaydı, Anadolu Üniversitesi rahatlıkla adını ilk 5'e yazdırabilirdi.

12 Ağustos 2014 Salı

Ne kadar biliyoruz?

Bilmek nedir biliyor muyuz? Sevmek nedir biliyor muyuz? Ne, nedir biliyor muyuz?

Ben dahil, okul zamanımızda öğrendiklerimizi kaçımız biliyoruz? Ne kadarını biliyoruz? Ne kadarını hatırlıyoruz? Ülkemizde bulunan tarihi yapıtlar hakkında ne biliyoruz? Neyi kim yaptı, biliyor muyuz? Bu neden yapıldı, diye soruyor muyuz? Tarihimizde yer edinen büyük insanları biliyor muyuz? Neler yaptığını, neden yaptıklarını biliyor muyuz? Değerlerimizin değerini biliyor muyuz? Selimiye Cami'yi kim yaptı biliyor muyuz? Bir müslüman olarak dinimizin gereklerini tam olarak biliyor muyuz? Kaçımız kaldırımlarda bulunan sarı çizgilerin engelliler için yapıldığını biliyorduk?

Dünyanın öbür ucundaki Justin'in şarkılarını ezbere bilirken, ülkemizin değerli sanatçılarının şarkılarını biliyor muyuz? Yabancı müzikleri dinleyerek kendi müziğimizi yozlaştırdığımızı biliyor muyuz? Her gün kullandığımız ok, kib, slm, aeo, nbr, part-time gibi sözcüklerin dilimizi yozlaştırdığını biliyor muyuz? Kendi dilimizin değerini biliyor muyuz? Amerika, İngiltere gibi ülkelerin bayraklarının basılı olduğu tişörtleri giyerken, kendi ülkemizin şanlı bayrağının değerini biliyor muyuz?

Biz bilmeyen bir toplumuz; sormayan, araştırmayan, öğrenmeyen; ezberci bir toplumuz. Günü kurtarmak için yaşayan bir toplumuz. Kendi çıkarlarımız uğruna yaşayan bir milletiz. Cümlelerimi şu alıntı sözle bitirmek istiyorum: Günün adamı olmaya çalışma, Hakikat'ın adamı olmaya çalış. Çünkü gün değişir, Hakikat değişmez.

Anlayana...

8 Ağustos 2014 Cuma

Tuna Özkurt

Sabah saatlerinde çıktı evinden. Her zamanki yaptığı gibi yine sonu olmayan yollarda yürüdü. Yalnız yürürdü her zaman. Sorsanız "ben hiçbir zaman yalnız değilim" derdi. Herkes onun yalnız olduğunu biliyordu. Herkes onu 'yalnız' zannediyordu. O ise her zaman inkar ediyordu.

Sonu bitmeyen yolda yürürken bank gördü ve biraz soluklandı. El ele ve kol kola yürüyen insanları gördü. İç sesi şöyle dedi: Sen yalnız değilsin. Evet, değilim dedi ve gülümseyerek sonu bitmeyen yolda tekrar yürümeye başladı.

Birden hava kararıverdi. Der demez yağmur bardaktan boşalırcasına yağmaya başladı. Sırılsıklam yürümeye devam etti. Herkes şemsiyesinin altındaydı ama o ıslanmayı tercih etmişti. Yağmur damlalarının teniyle temas etmesini kavuşmak olarak görüyordu. Yağmur gittikçe şiddetini arttırmıştı. Herkesin gözü önünde yağmur damlaları gibi yere düştü. Toprağa düşmesini kavuşmak olarak benimsiyordu. İnsanlar aniden başına toplandı. Zar zor nefes alıyordu. Derken gözleri yarı açık, eli kalbinde: "Ben yalnız değildim. Yalnızlık Allah'a mahsustur. Ben ise şimdi ona kavuşuyorum" diyerek hayata gözlerini yumdu.

5 Ağustos 2014 Salı

TBMM

Dünyanın en popüler spor dalı futbola rakip geliyor: Boks maçları. Bu boks maçlarının farkları var: Eldiven ve şort yerine takım elbise giyilir. Maçlarının oynandığı mekan da farklı: Türkiye Büyük Millet Meclisi. Hakem yok, kazanan ve kaybeden yok. Dayak yiyen milletvekilleri ve dayak atan milletvekilleri var. Yumruk var, kan var, acı var ve şaşkınlık verici olaylar var.

Dokunulmazlık... Onların dokunulmazlığı yok. Ne yapsalar yanlarına kar kalıyor. Ne de olsa hesap sorulamıyor. "Bir tane de ben vurayım da hırsımı alayım, ne de olsa dokunulmazlığım var" diyenlerin bulunduğu TBMM'de kavgalar haddi hesabını aşıyor artık. Her ay aldıkları yüksek maaşlar, gıcır gıcır takım elbiseleri ve makam araçları... Daha ne istiyorsunuz? Zaten bir şey yaptığınız da yok ki bunları hak edesiniz.

Meydanlara çıkıp yumruklaşmayı bilirsiniz. Yüksek maaş alıp çalışma alanlarında uyumayı bilirsiniz. Makam araçlarına binip milletvekiliyim demeyi bilirsiniz. Dokunulmazlığım var deyip istediğinizi yapmayı da bilirsiniz. Orası sizin park alanınız değil. Orada devlet yönetiliyor, kanunlar tartışılıyor, önergeler sunuluyor. Yumruklaştığınız yer boks alanı değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir. Gidin istediğiniz yerde yumruklaşın. Ama TBMM'ye gelince uslu uslu oturun, işinizi yapın ve evinize gidin. Her gün yumruklarla milletin gözüne batmaktan vazgeçin. Siz insan olun ki diğerleri de insan olsun.

Yazık, içinde bulunduğumuz şu duruma bakın. Devleti yönetenler bile kavga ediyorsa daha ne olsun. 'Umarım böyle vakalar tekrarlanmaz' demek istiyorum, ama biliyorum ki tekrarlanacak.

İyi seyirler boks izleyenleri....

4 Ağustos 2014 Pazartesi

 4 büyükler

Spor Toto Süper Lig'in açılmasına sayılı günler kaldı. Beşiktaş Feyenoord engelini bir mucize olmazsa aşacak. Fenerbahçe cezası nedeniyle bu yıl da Avrupa kupalarında yer alamayacak. Galatasaray bu sene de Şampiyonlar Ligi'ne gruplardan başlayacak. Trabzonspor Uefa Kupası mücadelesi verecek. 

Takımınızın son durumunu, hangi bölgeye transfer yapması gerektiğini, Süper Lig'de beklenen başarılar, takımların Avrupa kupaları gibi daha birçok konuda değerlendirmelerinizi yorum bölümüne yazabilirsiniz.

Taraftarlar takımlarını değerlendiriyor!

2 Ağustos 2014 Cumartesi

Cumhurbaşkanı

Cumhurbaşkanlığı seçimine az bir zaman kaldı. Türkiye'de ilk kez cumhurbaşkanını halk seçecek. Adaylar belli. Ekmeleddin İhsanoğlu, Recep Tayyip Erdoğan ve Selahattin Demirtaş. Bilindiği üzere Ak Parti kendi içinden aday çıkardı. HDP de öyle. CHP ve MHP aynı çatı altında toplanarak ortak bir aday çıkardı.

Peki siz oyunuzu neye göre kullanacaksınız. Tuttuğunuz partinin adayına mı? Yoksa güvendiğiniz adaya mı? Öncelikle bilinmesi gerekir ki bu seçim kesinlikle parti seçimi değildir. Seçilen aday Türkiye Cumhuriyeti'nin cumhurbaşkanı olacak. Doğal olarak seçim hazırlığı sürecinde partiler üzerinden çalışmalar devam ediyor. Ben bu duruma katılmıyorum. Cumhurbaşkanlığı seçimi hazırlık sürecinde parti üzerinden yapılan hazırlıklara tamamen karşı bir durumdayım. Hangi partinin adayı olursan ol partini değil, adayın kendisini savun, kendisine destek ol. Aday o makama çıktığında bilmem ne partisi cumhurbaşkanı olmayacak; Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanı olacak.

Maalesef Türkiye'de cumhurbaşkanlığı seçiminde bile partiler ön planda. Oysa ki parti seçmiyoruz, cumhurbaşkanı seçiyoruz. Bu durumun farkına varalım. Desteklediğiniz partinin adayına da oy verecekseniz bu durumu şahsi olarak değerlendirin. Bu seçimde mümkünse aklınızdan partileri atın. Kişilere odaklanın. Bu sizin zihninizi açacak, kafanızdaki düşünceleri değiştirecektir. "Ben bilmem ne partisini destekliyorum, hangi adayı çıkarırsa çıkarsın oyumu ona vereceğim." diye düşünmeyin. Desteklediğiniz partinin adayı sizin görüşlerinize uymuyor olabilir. Bu durumda parti fanatikliğinin kurbanı olmuş olursunuz. 

Hangi adaya oy verecekseniz verin partiye değil, şahıslara odaklanın. Bu şekilde daha sağlıklı bir biçimde oy kullanabilirsiniz. Benim düşüncelerim bu yönde. Katılanlar da olacaktır, katılmayanlar da... Takdir sizin..

28 Temmuz 2014 Pazartesi

Bayram

Koskoca Ramazan Ayı'nın ardından öyle ya da böyle bir şekilde Ramazan Bayramı geldi. Bayramda eller öpülecek, tatlılar yiyilecek, çocuklar sevindirilecek... Daha sonra herkesin dört bir yanını gezme tutkusu saracak. "Nereye gitsem?" diye sorular sorulacak. Sizler için bir nebze olsun kafanızdaki soruları yanıtlayacak seçenekler sunacağım. Gelin hep beraber bu sorunun cevabına bakalım.

  • Soğuk Çeşme Sokağı: Sultanahmet semtinde yer alan, eski Türk filmlerinin unutulmaz mekanlarından olan bir yerdir Soğuk Çeşme Sokağı. Nostaljik bir yapıya ve görülesi tarihi yapılara sahiptir. Sokağın trafiğe kapalı olması nedeniyle özellikle fotoğraf çekmek isteyenlerin çok tercih ettiği mekanlardan birisidir.
  • Miniatürk: Miniatürk birçok eserin ve yapının sergilendiği bir mekandır. Boğaz köprüsü, Kız Kulesi, Topkapı Sarayı gibi bir çok eser ve yapı burada maket olarak toplu halde sergilenmektedir. Özellikle turistlerin uğramadan gittikleri mekanlar arasında yer alır.
  • Kız Kulesi: İstanbul Boğaz'ında, Salacak açıklarında yer alır. Kule, küçük bir ada üzerine konumlandırılmıştır. Hakkında çeşitli efsaneler ve rivayetler söylenmektedir. En çok fotoğrafı çekilen mekanlardan birisidir. Eşinizle, ailenizle, akrabalarınız ve arkadaşlarınızla gidebileceğiniz, karşısında oturup çekirdek yiyebileceğiniz, kuleye gidip romantik veya ailecek yemek yiyebileceğiniz mekanların başında gelir.
  • Galata Kulesi: İstanbul'un Galata semtinde bulunan tarihin en eski yapıtlarından birisidir. 528 yılında inşa edilen kule'ye çıkıp restoranlarda yemek yiyebilir, dilerseniz şehri panoramik olarak izleyebilirsiniz.
  • Ayasofya: Bizans tarafından kilise olarak inşa edilen, daha sonra Osmanlı tarafından camiye çevrilen Ayasoyfa, bugün müze olarak faaliyet göstermektedir. Gitmeye doyulamayan mekanlardan birisidir.
  • Gülhane Parkı: Gülhane Parkı'nda her kesimden insana rastlayabilir, Sarayburnu'nu izleyebilir, faytonlarla Gülhane Parkı'nda gezinti turu yapabilirsiniz.
  • İstiklal Caddesi: Beyoğlu'nda bulunan İstiklal Caddesi, Taksim Meydanı ve Tünel arasında yer almaktadır. Hem alışveriş yapabilir, hem cadde üzerindeki kafelerde yiyip içebilir hem de sokak sanatçılarının müziklerini bolca duyabilirsiniz. 
  • Ortaköy Meydanı: Arnavut kaldırımları, iskelesi, tavla seslerinin eksik olmadığı, camii ve güvercinleri ile büyüleyici bir ortama sahiptir. İstanbul'un klasik mekanlarından birisidir.
  • Sultanahmet Camii: 1609-1616 yılları arasında yaptırılan bu cami, İstanbul'un en önemli simgelerinden birisidir. Caminin görkemli avlusu yıl boyunca ziyaretçi akınına uğruyor. Gezilip görülmesi gereken en önemli mekanlardandır.
  • Topkapı Sarayı: 1472 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan saray, 380 yıl boyunca devletin idare merkezi olmuştur. Sarayda tarihi eşyaları, anıları ve muhteşem görkemiyle kendinizden geçeceksiniz. Sizi Osmanlı'ya geri götüren bir yerdir. Mutlaka gitmenizi tavsiye ederim.

Elimden geldiğince sizler için gezilebilecek yerleri araştırdım ve sizlere sundum. Bunlar gibi daha çok yer var İstanbul'da ancak yazmakla bitmez. Bayram'da vaktinizi iyi değerlendirmek istiyorsanız yazdığım yerlere giderek keyifli ve harika zaman geçirebilirsiniz. Sizin de eklemek ve tavsiye edeceğiniz yerler varsa yorum kısmına yazabilirsiniz.

İyi gezmeler, iyi bayramlar dilerim..


27 Temmuz 2014 Pazar

Ramazan Bayramı

Sanki daha dünmüş gibi hatırlarız Ramazan Ayı'nın ilk gününü. Herkesi bir sevinç ve heyecan basmıştı. İlk sahurun ve iftarın heyecanı içindeydik hepimiz. Bugün de son iftarın hüznünü yaşayacağız. Ama yarın yeni bir gün ve o gün de Ramazan Bayramı'dır.

Ramazan Bayramı büyük bir fırsattır Müslümanlar için; tıpkı Ramazan Ayı'nda olduğu gibi. Ramazan Bayramını güzel değerlendirelim. Sabah erkenden kalkalım, güzel bir banyo yapalım. Güzel kıyafetler giyelim. Güzel kokular sıkalım. Bayram namazımızı da kıldıktan sonra ailemizdeki büyüklerimizin ellerini öpelim. Küçüklerimizi sevindirelim. Daha sonra komşulara, akrabalara gidelim. Bayramlaşalım. Bayramın coşkusunu yaşayalım.

Ramazan Bayramı dargın insanlar için büyük bir fırsattır. Barışmak için vesile sağlar bayramlar. Küs olanlar barışsın, bayramlaşsın. Aradaki kırgınlıkları gidersin. Kimin ne zaman öleceği belli olmuyor. Yarın "keşke hayatta olsaydı da barışsaydım" diyeceğiniz zamanlar gelebilir. Allah göstermesin. Kimse kimseye dargın kalmasın. Bütün Müslümanlar hep beraber bayram coşkusu yaşayalım.

Bayramda ölmüş yakınlarımızı unutmayalım. Onlar ziyaret bekliyorlar. İmkanları olsa da kendileri gelebilseler. Ölmüş yakınlarımızın mezarlarını ziyaret edelim. Dua edelim, Kuran okuyalım onlar için. Onlar seviniyorlar ama biz duymuyoruz ne yazık ki.

Şüphesiz bayramı en coşkulu şekilde yaşayanlar çocuklardır. Bayramda çocuklarımızı bol bol sevindirelim. Onlara küçük hediyeler alalım, şeker ve çikolata verelim. İmkan varsa harçlık verelim. Bayramda hiçbir çocuğumuzu sakın üzmeyelim. Bir çocuğun gülmesinden daha güzel ne vardır ki şu dünyada?

Bayram bitince de devam edelim güzel alışkanlıklarımıza. Hayat sadece bayramdan ibaret değildir. Ramazan Ayı'nda ve Ramazan Bayramında yaptığımız, yapacağımız güzellikleri bayramdan sonra da yapalım. Her günü bayram gibi yaşayalım. Bayram coşkusu içinde olalım her gün. Keşke her gün hayat bayram olsa...


Ramazan Bayramınız kutlu olsun..

25 Temmuz 2014 Cuma

Reading book

Kitap okumak konusuna geçmeden önce bir şey belirtmek istiyorum. Tüm Müslüman kardeşlerimizin bildiği üzere Kuran'ı Kerim'in ilk emri "OKU"dur. Ama ne yazık ki biz okumayan bir toplumuz. Gelişmiş ülkelere baktığımız zaman kişi başına düşen kitap miktarı ile Türkiye'de kişi başına düşen kitap miktarı arasında çok büyük bir fark vardır. Son baktığım istatistikte Gelişmiş ülkelerde kişi başına düşen kitap sayısı 4 iken, Türkiye'de ise 4 kişiye düşen kitap miktarı yalnızca "1"dir. Türkiye gelişen bir toplum, sürekli geleceği hedefleyen bir toplum deniliyor. Kısmen katılıyorum bu görüşe. Ancak bu gelişim insanlar üzerinde değil, ulaşım, barınma, mimari  yapılar vs. üzerine olan gelişmelerdir.

İnsanların çoğu vakitlerini televizyon izleyerek, internette veya cep telefonlarıyla uğraşarak geçirirler. Çoğu insan kitap okurken yalnız kalındığını düşünerekten kitap okumamaktadır. Oysa ki yalnız kalma gibi bir durum söz konusu değildir. Kitap okurken insan beyninde yeni bir dünya oluşur. Okuma sırasında insan kendini o dünyanın içinde bulur ve yaşananlara, olaylara ve konuşmalara tanıklık eder. Tabi ki bütün günü kitap okumakla geçirelim demiyoruz. İstiyoruz ki Türk toplumu okuyan, bilen ve kültürlü olan bir toplum olsun. Beyinler gelişmedikten sonra Türkiye gelişse neye yarar?

Kitap okuyan ile okumayan arasındaki farklar

1- Okuyan insan okumayan insana göre daha akıcı konuşur. Okuyan insan cümleleri ve kelimeleri tam ve akıcı bir şekilde konuşurken, okumayan insan  ımm, şeyy gibi kalıplar kullanır.

2- Okuyan insanın daha geniş bir hayal dünyası olur. Geniş bir bakış açısına sahip olur.

3- Okuyan insan daha fazla kelime bilir. Kelime sıkıntısı çekmez.

4- Okumayan insan olaylara geniş bakamaz. Olayları süzgecinden iyi geçiremez.

5- Okuyan insan, gelecekte kariyer basamaklarını rahatlıkla tırmanabilir. Kariyerli bir insan olur.

6- Okuyan insan karşılaştığı problemlere mantıklı çözümler üretebilir.

7- Okuyan insanın kendine güveni daha fazladır. Özgüven sahibidir.

Sürekli Batı ülkelerinin hatalarını ve yanlışlarını dilimize doluyoruz, peki neden onların ellerinden düşürmediği kitaplar hakkında konuşmuyoruz?

Genelde arkadaş ortamlarımızda bir araya toplanırız. Kafelerde otururuz, muhabbet ederiz. Sinemaya gideriz. Evde toplanıp oyunlar oynarız. Peki arkadaşlarıyla toplanıp kitap okuma etkinliği yapan var mı hiç? Elbette vardır, ama bu sayı bir elin parmaklarını zor geçer. O halde sürekli yaptığımız etkinlikler dışında kitap okuma etkinliğini de alışkanlık haline getirelim. Okumak bir ayrıcalıktır. Tercih sizin...


Yukarıdaki maddelere eklemek istedikleriniz olursa veya olumlu-olumsuz her türlü görüşünüz, yorumunuz için aşağıdaki yorum bölümünü kullanabilirsiniz.

24 Temmuz 2014 Perşembe

Bonzai uyuşturucu

Bonzai nedir?

Son günlerde gittikçe yaygınlaşan ve gençleri karanlığa sürükleyen bonzai uyuşturucu madde, bazı bitkiler ve tarım ilaçlarının karışımı ile yapılmaktadır. İçinde uyuşturucu madde bulunan ve kullanımı sırasında insan metabolizmasına çok zararları dokunmaktadır. Özellikle gençler arasında çok yaygınlaşan ve gençleri kullanmaya alıştırdıkları bu kimyasal maddenin insana ve insan vücuduna zararları vardır.

Bonzainin zararları nelerdir?

  • Geçici felç durumu
  • Geçici körlük
  • Açlık hissi
  • Nerede olduğunu hatırlayamama durum
  • Göz kızarıklığı
  • Halüsünasyon ve hayal görme
  • Şiddetli şekilde ağız kuruluğu
  • Kan basıncında hızlı artış
  • Nabız yükselmesi
Bonzai kullanan gençlerin ve insanların genelde aile içinde huzursuzluk, şiddet ve sevgi eksikliği bulunduğundan bu maddelere yanaştıkları belirtilmiştir. Zaten aklı başında, hayatını güzel geçiren, mutlu yaşayan ve sevgi içinde bulunan insanların bu maddelere bulaşmadığı görülmektedir. O yüzden ki, çocuklarımızı, gençleri ve insanlara hak ettikleri değerleri verelim. Çocuklarımıza sevgi verelim. Ailede huzursuzluk varsa bu çocuklara yansıtılmamalıdır. Aile içinde huzur sağlanmalıdır. İnsanları karanlığa sürükleyen ve bağımlı yapan bu uyuşturucu ve kimyasal maddeye bulaşılmaması konusunda insanları uyaralım.

Özellikle çocukların kandırılarak bu türde uyuşturucu maddelerine alıştırılması yaşanılan bir sorun olarak gözükmektedir. Ailelerimizi, çocuklarımızı ve sevdiklerimizi uyarıp ve bilinçlendirip bu uyuşturucu tuzağından uzak tutalım.


23 Temmuz 2014 Çarşamba

Blogger

Günümüz dünyasında internete olan ilgi o kadar çok büyük ki, neredeyse her iş internet sayesinde halledilmektedir. Bu durum insanların hayatına fazlasıyla kolaylık sağlamaktadır. Bu yazımda sizlere blog yazmanın faydalarını anlatacağım.

1- İyi bir yazar yapar

Bir blogunuz varsa ve düzenli olarak yazılar yazıyorsanız, hem yazı yazma kaliteniz artacak hem de yazdığınız konular hakkında daha geniş bilgiye ve kültüre sahip olacaksınız. Yazdığınız konular ne kadar geniş olursa daha çok bilgiye sahip olabilirsiniz.

2- Geniş bir çevreye sahip olursunuz

Blog yazmak, internet üzerinde geniş bir çevreye sahip olmanızı sağlar. Yazdığınız yazıları okurlar. Blog dünyasında tanınmış biri olursunuz. Beğenilen yazılar  yazıyorsanız okuyucu kitleniz genişler ve daha yüksek bir potansiyele sahip olursunuz.

3- Sorumluluk sahibi yapar

Yazdığınız yazıları özenle yazmanızı sağlar. Hele ki okuyucu kitleniz arttıysa, daha fazla sorumluluk alır ve okuyucularınızın sizden beklentilerinin farkına varırsınız ve ona göre hareket edersiniz. Blog yazıyorsanız, sorumlu davranmanız gerektiğini biliyor olmalısınız.

4- İfade biçiminiz değişecek

Blog yazıyorsanız, bir şekilde bir kitleye hitap ediyorsunuzdur. Yazdığınız yazılar zamanla yeni bir ifade biçimine dönüşecek ve zamanla daha kaliteli yazılar yazacaksınız. 

5- Para kazandırır

Çoğu blog yazarlarının yaptığı gibi blogunuza reklamlar alabilir ve bu sayede az veya çok para kazanabilirsiniz. Adsense reklamları, blog yazarları tarafından en çok tercih edilen reklamlardır.

Blog yazmanın faydaları bana göre sınırlanamayacak kadardır. Sizin de eklemek istedikleriniz olursa yorum bölümüne yazabilirsiniz.

İyi bloglamalar...

22 Temmuz 2014 Salı

BBCone

Kutsal kitaplardan sonra dünyada en çok okunan bir Sir Arthur Conan Doyle yapıtı. Britanya'da yayınlanan Sherlock Holmes'un dizisi filmine göre daha güzel geldi bana. Oyuncuların müthiş performansı ve özellikle Profesör Moriarty'nin oyunculuk seviyesi izleyenleri kendine hayran bırakıyor. Soluksuz izlediğim dizilerden bir tanesi.

2014 Ocak ayında 3.sezonu tamamlamışlardı. Diziye olan büyük ilgi sayesinde 4. ve 5. sezonlar için onay alınmıştır. Kuşkusuz buna en çok dizinin hayranları sevinmiştir. 3. sezonun final bölümünde Jim Moriarty ölmüştü ancak son sahnede yaşadığı ortaya çıktı ve bölüm orada sona ermişti. Kafalardaki soru işareti Jim Moriarty ölmesine rağmen nasıl hala yaşıyor yönünde. Ama unutmamak gerekir ki Sherlock Holmes intihar ettiği sahneyi müthiş bir zekayla kurgulamış ve herkese Sherlock öldü izlenimi vermiştir. Daha sonra yayınlanan bölümde bu kurguyu nasıl planladığını detaylı olarak anlatmakta ve izleyenlere büyük keyif vermektedir.

Dizinin hayranları 4.sezonu iple çekiyor. 4. sezon 2015 Ocak ayında yayınlanacaktır. Yayınlanacak yeni bölümde büyük ihtimalle Jim Moriarty'nin nasıl yaşadığı sorusunun cevabını öğrenmiş olacağız. Yine bizleri Sherlock Holmes ve Jim Moriarty'nin müthiş zeka kapışması bekliyor olacak. Sadece Holmes'un zekasıyla yetinmeyip, Moriarty'nin de zeka şovları bir araya gelince daha da keyif verici oluyor. Dizinin 4. sezon 1. bölüm fragmanı yayınlandı.


Diziyi izlemeyenler için belirtmek isterim ki, dizi romandan farklı olarak 2010'lu yıllarda geçmektedir. Modern Sherlock Holmes diyebiliriz. Günümüz dünyasının yaşantısı içinde olan bir Sherlock Holmes. 


21 Temmuz 2014 Pazartesi

Kahrolsun İsrail

Gazze ateş altında... Yüzlerce masum çocuklar ve insanlar göz göre göre ölüyor. Yıllardan beri İsrail başa bela oldu Filistin için; hala da olmaya devam ediyor. Orta Doğu'daki müslüman kardeşlerimiz ölmesine rağmen elimizden bir şey gelmiyor. Batı üç maymunu oynuyor. Avrupa'nın bu katliama sesi çıkmıyor. Almanya İsrail'i desteklediğini açıklıyor. İsrail Amerika'dan aldığı kuvvetle cesaretlenip bütün dünyaya meydan okuyor. Sanmayın İsrail çok güçlü bir devlet. Toplasan 10 milyon nüfusu yoktur ancak arkalarındaki süper güç Amerika, İsrail'i koruması altına alıyor. Çünkü Orta Doğu'da büyük bir projeleri var.

Çıkarı olanlar sesini çıkarmıyor. Gücü yetmeyenlere zaten lafım yok. Şili gibi bazı ülkeler İsrail ile olan ilişkilerini kesti. Peki Türkiye? İsrail ile olan bütün ilişkilerimiz devam ediyor. Bu da yetmezmiş gibi İsrail'in ve onun kollayıcısı Amerika ürünlerini ülkemizde tüketmeye devam ediyoruz. Sonra çıkar "Kahrolsun İsrail" deriz. İsrail ve Amerika'nın ürünlerini satın aldığımızda onların ekonomisine para girmekte ve güçlerini daha da arttırmaktadırlar. En büyük güç paradır. Amerika bu süper gücünü parayla kazandı. O yüzden hiçbir Amerika ve İsrail ürününü kullanmamalıyız. Sizler için Amerika ve İsrail'in bazı ürünlerini yazacağım. Neler olduğunu bilelim ki, bir daha kullanmayalım.

  •  ACE
  •  ALGIDA
  •  ALO
  •  ARIEL
  •  AXE
  •  BLENDAX
  •  CAPPY
  •  CARTEDOR
  •  COCA COLA
  •  DOMESTOS
  •  FANTA
  •  MC DONALDS  gibi ürünler yerli olmayan ürünlerdir. Daha birçok ürün var Amerika ve İsrail'in olan. Artık kullanmayalım bu ürünleri. Aldığımız her üründe müslüman kardeşlerimiz zarar görmektedir.

Yerli ürünleri kullanmaya özen gösterelim. Kendi ekonomimize destek verelim. Kendi yerli ürünlerimiz çok mu kaliteli diyenler olacak aramızda. Tabi ki de değil. Ama neden? Sürekli yabancı ürünleri tükettik. Başka ülkelerin ekonomisine katkı sağladık. Dolayısıyla Türkiye'de yerli ürünlere ilgi olmadı. Kaliteleri düştü. Dünyada her zaman tüketici değil, üretici ülkeler kazanmıştır. Türkiye de bir tüketici toplum ülkesidir. Sürekli tüketen bir toplumuz, üreten değil. Bilgiyi de tüketiyoruz ancak üretmiyoruz. Beyin gücümüz çok az. Büyü de vatanın için bir şeyler yap dediğimiz insanlardan bile fayda sağlayamıyoruz. 

Elimiz kolumuz bağlı şekilde ölen kardeşlerimiz için elden dua etmekten ve ABD ve İsrail ürünlerini kullanmamaktan başka bir şey gelmemektedir. Zalimler bir gün mutlaka cezalarını çekeceklerdir.


Social Media

Gelişen çağ ile birlikte birçok teknolojik ürün ve yaşamı kolaylaştıran araçlar icat edilmeye başlandı. Bunlardan en önemlisi şüphesiz bilgisayar. Bilgisayarın yaşamımıza girmesiyle birlikte internet de bilgisayarın vazgeçilmez bir parçası oldu. Cep telefonları, Ipadler, vb. teknolojik ürünlerle birlikte interneti kullanmaya başladık. Tabii gereksiz bir şekilde.

Günümüz dünyasında her insanın bir akıllı telefonu ve sosyal medya hesabı hemen hemen vardır. Peki bu cihazları ve sosyal medya araçlarını yeteri kadar mı kullanıyoruz? Tabi ki hayır. Gerektiğinden fazla kullanarak kendimize zarardan başka bir şey vermemiş oluyoruz.

Sosyal medya, insanların birbirleriyle iletişimde bulunması ve gönderi alışverişi yapılması konusunda oldukça pratiktir ve milyarlarca insan tarafından rağbet görmektedir. İnsanlar bu sosyal medya sayesinde kendilerini birbirlerine çok yakın görmektedir ama durum hiç de böyle değildir. Bu kadar yakın hissetmelerine rağmen aslında birbirlerinden çok uzaktadırlar. Demek istediğim; sadece sosyal medya arkadaşlığıdır. Sadece o sosyal medya denilen araç üzerinde arkadaşlardır. Bazı insanlar var ki sosyal medyada arkadaşlar ancak gerçek yaşamda karşı karşıya gelmekte ve birbirlerini tanımamaktadırlar. Bu gerçekten çok üzüntü verici bir durumdur. Sosyal medya insanları yanıltmaktadır; ama doğru kullanılmadığı takdirde.

Kişisel özelliğimden dolayı çevremi sürekli gözetlerim ve düşüncelere dalarım. Bir keresinde yolculuk ettiğim sırada başka bir arabada bir aile gördüm ve gördüklerim karşısında şaşırıp kaldım. En küçüğünden tutun da en büyüğüne kadar herkesin elinde birer cep telefonu ve o araçlarla meşguliyet içindeydiler. Aile bireylerinin birbirlerinden haberi yoktu. Bu tabloda görülmesi gereken asıl durum şu olmalıydı: Bütün aile bireyleri birbirleriyle yüz yüze iletişim kurmalı ve konuşarak bilgi paylaşımında bulunmalıdır. Ne yazık ki artık bu tabloyu görmek oldukça zordur; üstelik günümüz teknoloji çağında.

"Teknoloji çağında yaşıyoruz, tabi ki kullanacağız" diyenler olacaktır içimizde. Tabi ki de kullanacağız. Bilgiye ulaşmak artık saliseler ile ölçülmektedir. Ancak teknolojiyi gerektiği kadar ve yararlı işlerde kullanmak gerekmektedir. Bol bol makaleler okumak, dil öğrenmek, görsel hafızayı geliştirmek, dünyadan haberleri okumak, genel-kültür seviyesini arttırmak, tarih öğrenmek vb. insanı geliştirecek konular üzerinde kullanmak gerekmektedir. Sürekli Facebook, Twitter, Instagram gibi yerlerde zamanı boşa harcamamak gerekir. Zaman sürekli hareket halindedir. Bu yüzden kendimizi geliştirerek geleceğe yönelik adımlar atmalıyız. Hasatımızı şimdiden ekmemiz gerekmektedir. İleride ise bunun verimini alarak mutlu bir hayat sürülmelidir. 

Her şeyin azı yarar, fazlası zarardır.

Milli İrade Gazetesi'nde teknoloji hakkında yazdığım köşe yazımı okumak için tıklayın.


20 Temmuz 2014 Pazar

Yabancı Dil

Çoğu insanın yaptığı tavsiyeler İngilizceyi öğrenmek üzerinedir. Ancak öğrenilen İngilizcenin Türkçe gibi ana dilinmiş gibi olması insanları artık üçüncü bir dil öğrenmeye götürmektedir. Günümüz çağında dil bilmenin avantajları oldukça fazladır. 

Yabancı dil bilmeden de çok iyi yerlere gelen insanlar vardır tabi ki. Ancak gelişen teknoloji ve çağda insanların bilmesi gereken dil sayısı da artmaktadır. Sektöre veya pozisyona göre hangi dili bilmek gerektiği işverenin aradığı niteliklerde belirtilmektedir. İçinde bulunduğumuz bu çağda iş arayan insanların İngilizce öğrenmek için nasıl çaba gösterdiklerine hepimiz şahit oluyoruz.

Dili erken yaşta öğrenmek kişinin hem dilini geliştirir hem de alternatif olarak diğer dilleri de öğrenmesi için kişiyi teşvik eder. Ne kadar erken yaşta öğrenirse onun için daha faydalı olacaktır. Kimi insanlar sadece bir dille yetinmeyip extra olarak üç-dört dil daha öğrenmektedir. Bu, tabi ki sadece İngilizce dilini bilenlere oranla oldukça avantaj sağlamaktadır.

Dil öğrenmeden önce kişi öncelikle geleceğine karar vermeli ve hangi alanda olacaksa, alanının gerektirdiği dilleri öğrenmesi kişi için kolaylık sağlayacaktır. İnsanın işine yaramayacak dilleri öğrenmesi yük olmaktan başka bir şey olmayacaktır. Bu yüzden önce gelecek hakkında karar verilmeli, hangi dili ya da dilleri öğrenmek gerekiyorsa ona göre hareket edilmelidir.

Dil öğrenmek, elbette kolay bir şey değildir. Dil de diğer varlıklar gibi yaşayan bir varlıktır. Dili yaşatan insanlardır. Yabancı dil çok kolay bir şekilde unutulduğundan dolayı ömür boyu tekrar etmekte fayda vardır. İngilizce makaleler ve denemeler okumak, hikayeler okumak, alt yazılı veya alt yazısız yabancı diziler izlemek, yabancı kültürden insanlarla tanışmak ve kaynaşmak, imkan varsa yurt dışına gidip dil öğrenmek kişi için oldukça fayda sağlayacaktır. Dili yerinde öğrenmek, kendi ülkende öğrenmekten daha fazla katkı sağlayacaktır. Çünkü o ülkede sürekli o vatanın dilini konuşmak zorundasın. Bu durum insanın dil öğrenmesinde fazlasıyla yararlı olacaktır. 

İnsanlar artık bir dille yetinmiyorlar; ikinci veya daha fazla dil öğreniyorlar. Dil bilmenin öneminin hepimiz farkına varalım ve kendimize aydınlık bir gelecek vaad edelim.


L&M

Türkiye'nin her kesiminden insanın büyük bir zevkle ve tutkuyla izlediği dizilerden bir tanesiydi. Belki de en iyisiydi. IMDB'ye girmeyi başaran bir Türk dizisiydi. Herkesin beğenisini kazanmayı başardı. Yurt dışında bile izleyenleri vardı. Bazı insanlar aynı bölümleri tekrar tekrar izlediler. Dizinin bütün karakterleri her izleyenin sevgisini kazanmayı başardı. Absürd komedi üzerine yapılan espriler ve şakalar, her kesime gönderilen göndermeler ve  ders verici nitelikte olan konulara sahipti bu dizi.

Erdal Bakkal, Leyla, Mecnun, Karabasan, Aksakallı, İsmail Abi, Hirsiz Yavuz gibi karakterlerin oynadığı roller o kadar saçma ve absürddü ki hiç kimse bu kadar saçma olmasına rağmen bile bu nasıl bir saçmalık demedi; çünkü dizi insanların kanına işlemeyi başarmıştı.

Dizinin senaristi Burak Aksak'ı gerçekten kutlamak gerek. Türk dizi tarihinde çığır açtı diyebilirim. Dizinin izleyenlerini yazdığı her bölümde memnun etmeyi başardı. Dizi her konuya karşı duyarlıydı. Dizi ekibinin gezi eylemlerine katılmasından dolayı  kapatıldı. Keşke kapatılmasaydı da devamını izleyebiliyor olsaydık.

Daha çok güncel konular üzerine yazılmasından dolayı büyük bir ilgi çekti. Dizinin meşhur olan göndermeleri herkesin takdirini topladı. Dizi kapatıldıktan sonra "Leyla ile Mecnun devam etseydi nasıl olurdu?" sorusunu cevaplayarak bir nebze de olsa izleyenlerinin kafasındaki soru işaretlerini kaldırmış oldular.

Diziden bazı karakterler ile yeni bir dizi çektiler ve ilk bölümlerde tutmasına karşın daha sonra L&M kadar ilgi çekmeyi başaramadı. Bir süre sonra da diziyi tamamladılar. Bir daha Leyla ile Mecnun kadar bir dizi çekilir mi Türkiye'de bilemiyorum. Belki de bir daha böyle bir dizi izleyemeyiz. O bir efsaneydi ve efsaneler arasında kalmaya devam edecek. Dizide emeği geçen herkese buradan selam olsun...